Ana Sayfa Şia 20 Aralık 2018 122 Görüntüleme

Şia’nın düşünce kaynakları

ŞİA’NIN DÜŞÜNCE KAYNAKLARI

Şia’nın inanç ve itikadını incelemeden önce, İslamî temel kaynaklarını, Şia’nın bakış açısıyla tanımamız gerekmektedir. Bu bölümde Şia’nın düşünce kaynaklarını, yani İslam hakkında her türlü araştırma ve incelemede Şia’ya göre başvurulması gereken temel kaynaklar ele alınacaktır.

Şia’ya göre inançsal, ahlakî ve fıkhı her türlü İslamî konuyu derk etmek için, şu kaynaklara başvurulmalıdır. Kurân-ı Kerim, sünnet, akıl ve icmâ.

1- KURÂN-I KERİM

Bütün Müslümanların birlik sebebi de sayılan Kurân-ı Kerim, İslam’ı tanımak için Müslümanların en önemli kaynağı olduğu gibi Şiiler içinde aynı önemi taşımaktadır. Bütün Müslümanlar, mezhep ve değişik coğrafyalardaki kültür farklılıklarını göz önünde bulundurmadan, hayatlarını şekillendirmek için bu ilahî kitaba yol gösterici olarak inanmaktadırlar. Aynı şekilde geçmişte ve günümüzde, bütün İslam dünyasında hiçbir değişikliğe uğramayan tek kaynak kitap olarak sadece Kurân-ı Kerimdir. Şia’nın Kurân-ı Kerim hakkında ki temel görüşlerine örnek olarak şunları söyleyebiliriz:

Biz, Kurân-ı Kerim’in Allah tarafından nazil olduğuna ve Peygamber’in (s.a.a) dilinden hiçbir ilave ve ya eksiklik olmadan insanlara aktarıldığına inanmaktayız. Kurân-ı Kerim her şeyin açıklayıcısı ve kalıcı bir mucizedir. Kurân-ı Kerim’in fasih ve açık oluşu ve aynı zamanda hakikatine ulaşılamadığından dolayı hiç kimsenin onun bir benzerini getirmesi veya değiştirmesi mümkün değildir. Bugün elimizde bulunan Kurân ile Peygamber (s.a.a) efendimize nazil olan Kurân arasında hiçbir farklılık yoktur. Bunun dışında bir düşünceye sahip olan kimse ise fasık veya hatalıdır. Çünkü Kurân-ı Kerim Allah’ın (c.c.) kelamıdır. “O’na önünden de ardından da batıl gelemez…”[1]

… Biz söz ve davranışta Kurân-ı Kerim’e saygı gösterilmesi gerektiğine inanmaktayız. Bundan dolayı Kurân’ın bir harfine dahi saygısızlık gösterilmemeli ve pak olmayan kimseler de ona dokunmamalıdır. Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:

“O’na ancak temizlenenler dokunabilir.”…[2] [3]

Şia Kurân Hakkındaki Her Türlü Tahrifi Reddediyor

Bundan önce işaret edildiği gibi, Şia Kurân-ı Kerim’deki her türlü değişiklik ve tahrifi kabul etmemekte ve günümüzde var olan Kurân’ın Peygamber’e (s.a.a) nazil olan Kurân olduğuna inanmaktadır. Kurân’da hiçbir eksiklik yoktur. Hiç kimse, Kurân’ın bütün Müslümanların elinde olan nüshasından farklı bir nüshasını görmemiştir.

On iki imamların (a.s) zamanında elle yazılmış ve günümüze kadar ulaşan Kurân-ı Kerim, yeni basılmış Kurânlarla hiçbir farklılığı yoktur.

Kurân-ı Kerim, Allah’ın (c.c.) O’nu, her türlü değişiklik ve tahriften koruyacağını açıkça beyan ediyor:

“Kurân’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.”[4]

Allâme Seyit Muhammed Hüseyin Tabâtabâî çok değerli “el-Mizan” tefsirinde bu ayet hakkında şöyle yazıyor:

“…Kurân hiçbir zaman yok olmayacak veya unutulmayacak canlı ve ebedi bir zikirdir. Kurân her türlü fazlalık ve eksiklikten korunmuştur. Kurân-ı Kerim’in ilahî hakikat ve maarifleri açıklamak için Allah tarafından gönderilmiş bir kitap olma özelliğine etki edecek, hiçbir değişikliği yoktur.”

Yukarıda zikredilen ayetten de anlaşıldığı üzere Kurân her türlü değişiklik ve tahriften korunmuş ve korunacaktır.

2- SÜNNET

Şia’nın Kurân-ı Kerim’den sonra İslam’ı tanımakta en önemli kaynağı Peygamber’in (s.a.a) söz ve davranışlarından ibaret olan sünnettir. Sünnete bu özelliği veren Kurân-ı Kerim’dir. Zira Kurân’daki ayetlere göre Peygamber’in (s.a.a) görevi Kurân’ı açıklamak ve öğretmektir.

“Onları, delillerle, kitaplarla gönderdik ve sana da, onlara ne indirildiğini açıkça anlatman, düşünmelerini sağlaman için Kur’ân’ı indirdik.” Nahl, 44

Peygamber efendimizin diğer bir vazifesi de Kurân’ı ve hikmeti öğretmesidir:

“…peygamber göndermiştir; onlara âyetlerini okumaktadır ve onları tertemiz bir hale getirmektedir ve onlara kitabı ve şerîatların hikmetlerini öğretmektedir…” Cuma, 2

Peygamber (s.a.a) müminler için örnektir:

“Şanım hakkı için muhakkak ki size Resullulah’da pek güzel bir örnek vardır. Allah’a ve son güne ümit besler olup da Allah’ı çok zikreden kimseler için.”[5]

O hiçbir zaman heva ve hevese göre konuşmaz:

“Arkadaşınız, gerçekten ne saptı, ne ayrıldı. * O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz.”[6]

Müslümanların Peygamber (s.a.a)’in emrettiğine uymaları ve yasakladığı şeylerden kaçınmaları gerekir:

“Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.”[7]

Şialar da diğer Müslümanlar gibi Peygamber’in (s.a.a) makamıyla ilgili ayetlere dayanarak ve onun Allah tarafından ilahî haberleri ulaştırmak için seçilmiş olduğunu bildiklerinden dolayı, ona karşı kalplerinde oldukça derin ve özel bir sevgileri vardır ve onun emirleri karşısında boyunları eğiktir. İleride gelecek olan nübüvvet konusunda bu konu hakkında ayrıntılı bilgi verilecektir.

Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i

İslam’ı tanımada, Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’inin öğretilerini izlemenin doğruluğu ve geçerliliği hakkında görünen o ki; Müslümanlar arasında hiçbir ihtilaf ve ayrılık yoktur. Özellikle Ehl-i Sünnet’in Peygamber’in (s.a.a) bütün ashabını hüccet olarak kabul etme[8] perspektifi bu konuda ihtilaf olmadığı görüşümüzü desteklemektedir.  Bu konu Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i ile ilgili olan hadislerine,  Ehl-i Sünnet âlimlerinin Ali’nin (a.s) ilmî makamı ve Peygamber’in (s.a.a) diğer aile fertleri hakkında buyurduğu sözlerine başvurularak açıklığa kavuşturulacaktır.

Örnek olarak; İmam Mâlik şöyle diyor:

“Cafer b. Muhammed’den daha bilgili, takvalı, dindar ve çok ibadet eden birisini ne bir göz görmüş ve ne de bir kulak işitmiştir.”[9] Yine şöyle diyor:

“Farklı ve değişik zamanlarda yanına gittiğimde Onu hep üç durumda görüyordum; ya namaz kılıyordu ya oruç tutmuştu veya Kurân okuyordu. Gereksiz konuşmazdı. O âlim ve Allah’tan korkan bir kuldu.”

Şeyh Müfid (413 h.k) “el-İrşad” kitabında çeşitli İslam mezheplerinden güvenilir dört bin kişinin imam Cafer Sadık’tan (a.s) hadis naklettiklerini yazmıştır.

Sonuç olarak Ehl-i Beyt’in sözlerini kabul etmenin doğruluğu konusunda hiçbir şüphe yoktur. Buna göre şeyh Şeltut (el-Ezher üniversitesi müdürü) gibi Ehl-i Sünnet âlimleri, Müslümanların fıkhî konularda beş mezhepten birine (Caferî, Hanefî, Hanbelî, Mâlikî ve Şafiî) uyabileceklerini açıkça belirtmiştir. İmam Caferî Sadık (a.s) ve diğer Ehl-i Beyt imamları, Peygamber’in (s.a.a) sünnetini anlamada, Hz. Resulullah’ın da hadislerinden anlaşıldığı üzere, diğer insanlardan daha liyakatli olup ümmetin âlimleri olarak kabul edilmiştir.

Hanefî mezhebinin kurucusu Ebu Hanife imam Cafer-i Sadık’tan (a.s) iki yıl ders almıştır. Ehl-i Sünnet’in diğer birçok büyük âlimleri de direkt veya dolaylı olarak Ehl-i Beyt imamlarından ders almışlardır. Bundan dolayı bilinçli ve hakikat peşinde olan kimseden beklenen, İslam’ı tanımada geçerli olan kaynakların yanı sıra Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’inin davranış ve öğretilerine de bakmasıdır.

Ehl-i Beyt’e uymanın doğruluğu ve sakıncasının olmadığı belli olduğuna göre, şimdi de bunun gerekli olup olmadığı incelenmelidir. Bu soruya yeterli bir cevap bulmak için Ehl-i Sünnet âlimlerinin naklettiği, Şiî ve Sünnî her ikisinin de kabul ettiği, Peygamber (s.a.a)’in bazı hadislerini burada zikredeceğiz. Ama bu hadisleri zikretmeden önce Ehl-i Beyt’in (a.s) öğretilerinin Kurân-ı Kerim ve Peygamber’in (s.a.a) sünnetine dayandığı vurgulanmalıdır. Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’inin her hangi bir konuyu kendilerinden veya kendi şahsi isteklerine göre beyan etmeleri asla tasavvur edilemez. Usul-u Kâfî gibi Şia’nın önemli rivayet kitaplarında bu konuyu açıklayan Ehl-i Beyt’ten birçok hadis vardır. Şia imamları söyledikleri her şeyi direkt olarak veya babalarının vasıtaları ile Peygamber (s.a.a)’den nakletmişlerdir.

Ehl-i Beyt’e (a.s) uymanın zorunluluğu ile ilgili Şiî ve Sünnî kaynaklı olarak nakledilen meşhur hadislerden birisi de “Sakaleyn” hadisidir. Peygamber (s.a.a) bu hadisi çeşitli yerlerde, örneğin veda haccı yolculuğu sırasında Arefe günü ve Zilhicce ayının on sekizinde (Arefe gününden dokuz gün sonra) “Gadir-i Hum” denilen bir yerde beyan etmiştir.

Bu rivayetlerin bazılarının arasında küçük kelime farklılıkları olmasına rağmen içerik olarak hiçbir farklılık yoktur. Örnek olarak; Peygamber (s.a.a) bir hadisinde şöyle buyuruyor:

“Ey Müslümanlar! Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; biri Allah’ın (c.c) kitabı ve diğeri Ehl-i Beyt’imdir. Onlara sarıldığınız sürece asla dininizden sapmazsınız.”

Peygamber (s.a.a) başka bir hadisinde ise şöyle buyuruyor:

“Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum. Eğer benden sonra onlara sarılırsanız dininizden sapmazsınız; bunlar gökten yeryüzüne uzatılmış bir ip gibi olan Allah (c.c)’ın kitabı ve Ehl-i Beyt’im dir. Bu ikisi kıyamet günü Kevser havuzu başında bana ulaşıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar. Bundan sonra onlara nasıl davranacağımıza dikkat edin.”

Bu hadis Peygamber (s.a.a)’in, Müslümanların veya onlardan bazılarının Kurân ve Ehl-i Beyt’e nasıl davranacakları konusunda endişelendiğini göstermektedir.

Peygamber (s.a.a) başka bir hadisinde de şöyle buyuruyor:

“Kendi yerime iki halife bırakıyorum: Birincisi Allah’ın kitabıdır ki gökten yere uzatılmış bir ip gibidir ve ikincisi İtret’im Ehl-i Beyt’imdir. Onlar Kevser havuzunun başında bana ulaşıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar.”

Yukarıdaki hadis Ehl-i Sünnet’in önemli rivayet kaynak kitaplarında da bulunmaktadır. Kaynaklar şu şekilde zikredilebilir; Sahih-i Müslim (c.8, s.25, hadis.2408), Müsned-i Ahmed (c.3, s.388, hadis.17020), Sünen-i Daremi (c.2, s.4329), Sünen-i Tirmizi (c.5, s.6432, hadis.3788)

Aynı şekilde başka kitaplarda da bu hadis nakledilmiştir: İbni Esir’in yazdığı “Usdu’l-Gabe” (c.2, s.13), Beyhaki’nin yazdığı “el-Sünenü’l-Kübra” (c.2, s.198) ve Kenzü’l-Ummal (c.1, s.44)

Şimdi ise bu hadisin içeriğine dikkatlice bakalım, yani Peygamber’in (s.a.a) iki değerli şeyi, Kurân-ı Kerim ve Ehl-i Beyt’ini (a.s) Müslümanların arasında emanet olarak bırakması ve Müslümanların bunlara sarıldıkları sürece de asla dinlerinden sapmamaları ne demektir? Bu konuyu açıklamaya çalışalım.

Bu hadisten Kurân ve Ehl-i Beyt’in (a.s) her zaman birbirleriyle uyumlu olacakları ve çelişmeyecekleri anlaşılmaktadır. Eğer böyle olmasaydı Peygamber (s.a.a) Müslümanlara bu iki emaneti bırakarak, izlemelerini emretmezdi. Buna ilave olarak eğer bu iki emanetin çelişki ve uyumsuzluğu söz konusu olsaydı, insanların nasıl ve hangisine göre amel edecekleri konusunda şaşkınlığa düşmelerine sebep olurdu. Aslında bu konu, hadisin başından dolaylı olarak anlaşılmaktadır. Ama Peygamber (s.a.a) yine de şüphe ve tereddüde yer bırakmamak için hadisin sonunda şöyle bir açıklamada bulunuyor: “O ikisi Kevser havuzu başında bana gelinceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır.”

Bu açıklamalar ışığında hadisten şu noktalar anlaşılmaktadır:

1-    Peygamber’in (s.a.a) zamanından kıyamet gününe kadar Allah’ın (c.c) kitabı Kurân ve Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i (a.s) her zaman birlikte olup birbirlerinden ayrılmayacaklardır.

2-    Hiç kimse “Allah’ın (c.c) kitabı bize yeterlidir, Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine (a.s) ihtiyacımız yoktur.” Veya bunun tam tersini söyleyemez. Çünkü Peygamber (s.a.a), bu iki değerli şeyi ümmetinin arasında emanet olarak bıraktığını ve bunlara sarıldıkları sürece de dinlerinden sapmayacaklarını açıkça buyurmaktadır.

3-    Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i hiçbir zaman yanlış ve hataya düşmeyecek ve daima hak üzere olacaktır.

4-    Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i de (a.s) Kurân-ı Kerim gibi kıyamet gününe kadar baki kalacaktır. Buna göre Ehl-i Beyt (a.s) hiçbir zaman, hatta bir anlık dahi varlıklarını yeryüzünden eksik etmeyeceklerdir. Bu durum, sadece Ehl-i Beyt (a.s) fertlerinden en az birinin yeryüzünde kalmasıyla mümkündür.

Ehl-i Beyt’e (a.s) uymanın zorunluluğu ile ilgili Şia ve Sünnî, her ikisinin de naklettiği diğer bir hadiste “Sefine” yani “Gemi” hadisidir. Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor:

“Sizin aranızda Ehl-i Beyt’imin misali Nuh’un gemisi gibidir. Kim ona binerse kurtuluşa erecektir ve kim de binmezse helak olacaktır.”

Safine hadisi de yine bir hakikati açıklamaktadır. Farklı birçok Ehl-i Sünnet kaynağında bu hadis nakledilmiştir. Örnek olarak; Hakim-i Nişaburi’nin Müstedrek’inde (c.3, s.149Allah (c.c)151), Nebehani’nin “Erbain Hadisi”nde ve İbn-i Hacer’in “es-Sevaiki’l-Muhrika”sına bakılabilinir.

Sonuç olarak; “Sakaleyn” ve “Sefine” hadislerine göre Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine uymamız gerekmektedir.

Hatırlatma: Bundan önce de işaret edildiği gibi “Sakaleyn” hadisi Şiî ve Sünnî her iki tarafın da kaynaklarında nakledilmiştir. Fakat Ehl-i Sünnet’in bazı kaynaklarında bu hadis “Ehl-i Beyt” kelimesi yerine “Sünnet” kelimesi getirilerek nakledilmiştir. Muvassak ve güvenilir hadislerde Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Ben sizin aranızda iki emanet bırakıyorum; Allah’ın kitabı ve İtret’im Ehl-i Beyt’im”, Müslümanlardan has bir grup tarafından az bir şekilde nakledilen hadiste ise Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kitabı ve sünnetim”.  Eğer hadisi bu haliyle doğru ve geçerli kabul etsek dahi, hiçbir çelişki söz konusu değildir. Şiî ve Sünnî kaynakların naklettiği meşhur hadiste Peygamber (s.a.a) iki emanet yani Kurân-ı Kerim ve Ehl-i Beyt’e uymanın zorunlu olduğunu söylüyor. Bu iki hadisin birleşmesinden, Ehl-i Beyt’in (a.s) öğreti ve nasihatlerine uymanın, aynı sünnete uymak gibi olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu sözün anlamı, Peygamber’in (s.a.a) sünnetine ulaşmanın ve onu çok iyi anlamanın tek yolunun Ehl-i Beyt’e (a.s) uymaktan geçtiğidir. Çünkü Ehl-i Beyt (a.s), Peygamber’e (s.a.a) en yakın olan ve O’nun söz ve davranışlarını herkesten en iyi bilenlerdir.

Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyt’i Kimlerdir?

Burada önemli olan diğer bir konuda da, dakik bir şekilde Ehl-i Beyt’in kimler olduğunu belirlemektedir. Yukarıda zikredilen rivayetlere göre Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine (a.s) veya İtret’ine uymak gerekmektedir. Öyleyse Ehl-i Beyt’ten kasıt kimlerdir?  Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i veya İtret’inin makamı ve konumu hakkında hiçbir şüphe yoktur. Ama Ehl-i Beyt (a.s) veya İtret’ten kastedilen kimler olduğu konusu incelenmelidir. Peygamber’in (s.a.a) nesebi veya dolaylı yakınlarının hepsi mi Ehl-i Beyt’ten sayılıyor? Yoksa Ehl-i Beyt’in daha ince, kendine has bir anlamı mı vardır? Elbette bütün Müslümanların arasında ortak olan görüş Peygamber’in (s.a.a) kızı Fatıma (s.a), Hz Ali (a.s) ve onların evlatları imam Hasan (a.s) ve imam Hüseyin’in (a.s) Ehl-i Beyt zümresinden olduklarıdır. Ama Peygamber’in (s.a.a) diğer yakınlarının da Ehl-i Beyt’ten sayılıp sayılmadığı, sayıldığı takdirde kapsamına kimlerin girdiği incelenmelidir.

Ehl-i Sünnet’in çoğunluğu Peygamber’in (s.a.a) bütün yakınlarını Ehl-i Beyt’ten saymaktadır. Elbette Peygamber’in (s.a.a) baş düşmanlarından, Kurân-ı Kerim’in de lanet etmiş olduğu Ebu Leheb (Peygamber’in (s.a.a) amcası) gibilerini istisna etmektedirler. Yani; Ehl-i Sünnet’e göre Peygamber’in (s.a.a) bütün Müslüman yakınları, Ehl-i Beyt’ten sayılmaktadır.

Şia’ya göre ise Ehl-i Beyt’in, Peygamber’in (s.a.a) ailesinden olmaları ve iman ve bilgide de öyle bir noktada bulunmaları gerekmektedir ki “Sakaleyn” hadisinde Kurân’ın yanında yer alabilmeli ve “Sefine” hadisindeki gibi onlara uymak insanların kurtuluş vesilesi olabilmelidir. Yani sadece Peygamber’in (s.a.a) Müslüman yakınlarından olmak yeterli değildir. Keza Şiîler Peygamber’in (s.a.a), Ehl-i Beyt’ini açıkça tanıtıp, kimler olduğunu açıkça beyan ettiğine inanmaktadırlar.

Ehl-i Sünnet’in önemli kaynaklarında nakledilen Peygamber’in (s.a.a) hadislerinden bazıları şunlardır.

1- Müslim, Peygamber’in (s.a.a) hanımı Ayşe’den şöyle nakleder:

“Bir gün Peygamber (s.a.a) sırtında yünlü bir aba ile evden çıktı. Onu gören Hasan b. Ali yanına geldi, Peygamber (s.a.a) ona abasının altına girmesini söyledi. Sonra Hüseyin geldi. Peygamber (s.a.a) onu da abasının altına aldı. Sonra Fatıma geldi Peygamber (s.a.a)  onu da abasının altına aldı. Daha sonra da Ali geldi, Peygamber (s.a.a) onu da abasının altına aldı. Sonra Peygamber (s.a.a) “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden günahı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.”(Ahzab, 33) mealindeki ayeti okudu.”[10]

2-Müslim, Sa’d b. Ebi Vakkas’tan, Muaviye ona “Niçin Ali’ye lanet etmiyorsun?” diye sorduğunda verdiği cevabında şöyle naklediyor:

“Ali hakkında Peygamber’den (s.a.a) duyduğum üç hadis vardır ki; beni ona lanet etmekten alıkoyuyor. O hadislerden birinin dahi benim hakkımda olması, benim için kırmızı develerden daha değerlidir.

Birinci hadis, Peygamber’in (s.a.a) Tebük savaşı için Medine’den çıkma kararı aldığında, Ali’yi kendi yerine Medine’de bırakması ile ilgilidir. Ali İslam ordusuna katılıp savaşma şerefine ulaşamadığı için büyük bir üzüntüye kapılmıştı. Bu yüzden Peygamber’in (s.a.a) yanına giderek şöyle dedi: “Beni burada kadınlar ve yaşlılarla beraber mi bırakıyorsunuz? Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Ali! Musa için Harun hangi konumda ise, sen de benim için aynı konumda olmaya razı değil misin? Fakat benden sonra Peygamber yoktur.”

İkinci hadisi ise, Hayber’in fethi sırasında Peygamber’den (s.a.a) şöyle duydum: “Ben İslam sancağını öyle birine vereceğim ki, O, Allah’ı ve Resulünü sever; Allah ve Resulü de O’nu severler.” Peygamber (s.a.a) “Ali’yi yanıma getirin”diye buyurdu. Ali gözleri çok şiddetli ağrır bir halde Peygamber (s.a.a)’in yanına geldi. Peygamber (s.a.a) İslam sancağını Ali’ye verdi. “Allah O’nun eliyle bizleri muzaffer kılacaktır.” dedi.

Üçüncü hadis Mübahele ayetinin (Al-i İmran, 61) nazil olduğu zamanla ilgilidir. Peygamber (s.a.a) Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i yanına alarak “Allah’ım! Benim Ehl-i Beyt’im bunlardır.” diye buyurdu.”[11]

3-İmam Ahmet b. Hanbel, Enes b. Malik’ten şöyle naklediyor:

Tathir ayeti (Ahzab, 33) nazil olduğu zaman, Peygamber (s.a.a) altı ay boyunca her gün sabah namazı için mescide giderken Ali ve Fatıma’nın evlerinin önüne geldiğinde “Namaza, ey Ehl-i Beyt” diye çağırıyordu.

Kurân-ı Kerim’de bulunan “Kurbâ” (yakınları) anlamı ile de ilgili hadisler vardır. Örnek olarak; Peygamber (s.a.a) risaletinin karşılığında Müslümanlardan hiçbir ücret istemeyerek sadece onlardan yakınlarını (Kurbâ) sevmelerini istemiştir ki, bu istek yine onların kendi faydalarınadır. Fakat “Kurbâ”dan kastedilen kimlerdir?

Ehl-i Sünnet’in büyük âlimlerinden olan ünlü müfessir Zamahşeri şöyle diyor:

“Bu ayet (Ahzab,33) nazil olduğunda, sevgisi lazım olan “Kurbâ” (yakınları)’nın kimler olduğunu Peygamber’den (s.a.a) sordular, Peygamber (s.a.a) şöyle cevap verdi: “Ali, Fatıma ve onların iki oğludur.”[12]

3- AKIL

Şiîler aklın vahiyle tamamen uyumlu ve İslam’ı öğrenmekte güvenilir kaynaklardan olduğuna inanmaktadırlar. Bazı hadislere göre, Allah’ın (c.c.) insanlar üzerinde iki tane delili ve hücceti vardır ki, onların vesilesiyle Allah’ın (c.c.) irade ve isteği anlaşılabilir. Batinî delil; akıl, zahirî delil ise ilahî peygamberlerdir. Bazen akıla “Batinî peygamber” ve peygamberlere de “Zahirî akıl” deyimi kullanılmaktadır.

Aynı şekilde Şiî fakihleri arasında “Mülazeme” (gereklilik) kuralı vardır. Bu kurala göre akıl neye hükmederse şeriat ta ona hükmeder ve aynı şekilde şeriat neye hükmederse akıl da ona hükmeder. Buna ilave olarak bütün Şia fakihleri aklı, ahlakî ve şer’i sorumlulukların şartlarından biri olarak saymaktadırlar. Deli olan birisi yaptığı hareketlerden dolayı sorumlu sayılamaz ve bu gibi şahıslardan, aklî ve zihnî kapasitesi kadar bir beklenti olmalıdır. Fazla bilgili ve zekâlı olan kimselerden, az bilgisi olan ve yeteneği olmayan kimselere göre daha takvalı ve ilahî emirlere uymaya çalışan insan tipi beklenmelidir.

Kurân-ı Kerim’de Allah (c.c.) bütün insanlardan akıllarını kullanarak âlemdeki ilahî ayetler ve nişaneler hakkında düşünmelerini istemektedir. Kurân-ı Kerim’in çeşitli ayetlerinde Allah (c.c.) akıllarını kullanmayanları ve aklî kurallara göre düşünmeyenleri yermektedir. Örnek olarak; kâfirler dinde atalarını körü körüne izledikleri için yerilmişler ve Kurân-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde şu şekilde soruların muhatabı olmuşlardır: “Hiç düşünmüyorlar mı?” (Yasîn, 68), “Onlar Kurân’ı düşünmüyorlar mı?” (Nisa, 82, Muhammed, 24), birçok ayette ise düşünmek ilahî ayetler ve nişanelerden istifade etmenin yolu olarak gösterilmiştir.

Akıl vesilesiyle üç önemli dini konuyu genel olarak anlayabiliriz:

Birincisi; Allah’ın (c.c.) varlığı ve dinin doğruluğu gibi âlemde ki hakikatleri anlamak.

İkincisi; Zulmün kötü ve adaletin iyi olması gibi ahlakî değerleri ve hukukî yolları tanımak.

Üçüncüsü; Mantikî delil ve sonuç çıkarma tarzı ve ölçülerini düzenlenmek.

Bu üç konunun hepsi İslam’da resmi olarak kabul görmüş ve önemle vurgulanmıştır.

Diğer taraftan, dini öğrenmede vahyin veya dini metinlerin rolünü şu şekilde özetleyebiliriz:

·          Akıl yoluyla bulunan doğruların onaylanmasında.

·          Meâd’ın (ölüm sonrası) ve Mead ile ilgili cüzi konuları, ahlakî ve hukukî düzenler gibi akıl yoluyla anlaşılamayan konuların öğrenilmesinde.

·          Ahlakî ve hukukî hükümlerin uygulanmasını din çerçevesinde sevap ve azap yoluyla sağlamada.

Son olarak, İslam’da akılla çelişen hiçbir şey yoktur, ama aklın kesin verdiği hükümler ile tahmin ve şahsî görüşler arasına fark bırakılması gerekmektedir. Eğer aklî ve dinî iki hüküm arasında çelişki olduğu zannedilirse, mutlaka en azından bir tarafta yanlışlık olduğu, veya aklî hüküm olduğu zannedilen şeyin, gerçekte aklî olmadığı bilinmelidir. Allah (c.c.) hiçbir zaman insanları yanlışlık ve şaşkınlığa duçar etmez. Bir taraftan peygamberler vesilesiyle insanlara bir şey bildirip, başka bir taraftan da kendisinin insanlara verdiği akılın tersini söylemesi mümkün değildir. Birçok kez insanlar bazı şeyleri aklın kesin hükmü veya açık ilmî gerçekler diye zannetmişler, ama sonraları, tam tersi ispat edilmiştir.

4- İCMÂ

Geleneksel olarak İslamî hükümleri öğrenmedeki kaynaklardan birisi de icmâdır. Şia’ya göre icmâ, bütün Müslümanların veya âlimler gibi Müslümanlardan bir grubun, bir görüşte birleşmeleri, hem fikir olmaları, başlı başına delil ve kanıt olarak kabul edilmektedir. Çünkü bir kişinin yanlış yapması nasıl mümkünse, aynı şekilde birkaç kişinin veya binlerce kişinin hatta bütün insanların dahi yanlış yapmaları mümkündür. Ama Müslümanlar veya İslam âlimleri arasında görüş birliği Peygamber’in (s.a.a) sünnetini keşfedip ortaya bırakıyorsa, delil olarak kabul edilebilir ve ondan da Allah’ın (c.c.) hükmünün ne olduğu anlaşılabilir. Örnek olarak, araştırma ve incelemelerden sonra eğer bütün Müslümanların Peygamber (s.a.a) zamanında nasıl namaz kıldıklarını ortaya çıkarabilirsek, o namaz şeklinin doğru olduğunu anlayabiliriz. Çünkü onlar kesin olarak o namaz şeklini Peygamber’den (s.a.a) öğrenmişlerdir. Zira hepsinin aynı şekilde namaz kılmalarının başka bir delili olamaz. Müslümanların hepsinin İslam’ın gerçek hükmünün aksine, tesadüfen ve körü körüne aynı ameli yapmaları ve Peygamber’in (s.a.a) de onları uyarmaması düşünülemez. Eğer Peygamber (s.a.a) onları uyarmış olsaydı; mutlaka içlerinden en azından küçük bir grup Peygamber’in (s.a.a) sözünü dinler ve ötekilere muhalefet ederdi.

Bu yüzden Şia’ya göre icmâ, başlı başına bir delil değildir, ancak onun vesilesiyle Peygamber’in (s.a.a) sünneti keşfedilirse geçerli olur. Yani eğer bir konuda icmâ oluşur, fakat ondan Peygamber’in (s.a.a) sünneti keşfedilemezse, örnek olarak zamanımızdaki bütün Müslümanlar bir konu üzerinde birleşir, fakat kitap ve sünnetten hiçbir delilleri olmazsa, fetva merciinde olan fakih “Diğerleri böyle dediği için bende böyle diyorum” diyerek bu icmâya göre fetva veremez. Birçok defasında insanların dinî olmayan konularda hata ettikleri olmuştur. Sadece Kurân-ı Kerim ve sünnet kesin olarak doğru ve her türlü hatadan korunmuştur. Şia’nın icmâ konusundaki bu bakış açısı, Şia’ya araştırmacı bir özellik kazandırmıştır.

Bu yüzden Şia âlimlerinden her nesil veya her biri direkt olarak asıl kaynaklara (Kurân ve Sünnet’e) başvurarak akıl ve doğru içtihat kurallarını kullanarak fetva verebilir veya kendi ilmî araştırmalarını bağımsızca yapabilir. Bundan dolayı Şia aleminde hiçbir zaman içtihat (İslamî kaynaklara dayanarak fetva verme) kapısı kapatılarak yasaklanmamıştır. Şialar bir fakihin ilmî derecesi çok yüksek olsa bile, görüş ve fetvalarını tartışma konusu olmaktan çıkmayacağına inanmaktadırlar. Elbette her ilmî dalda olduğu gibi fıkıhta da bütün araştırmacıların sonuca varmadan önce asıl kaynaklara ilave olarak o bölümdeki görüş sahiplerinin eser ve düşüncelerine de saygı göstererek bakmaları gerekmektedir.


Kaynakçalar

[1] – Fussilet, 42

[2] – Vâkıa, 79

[3] –  Muzaffer, Akaidü’l-İmamiye, s.26

[4] – Hicr, 9; Hiç kimse Kurân’a bir şeyin eklendiğini söylememektedir. Kurân’ın tahrifi konusunda sadece bazı ayetlerin eksiltildiği iddia edilmiştir. Buna göre bir ayet, Kurân’ın tahrif olmadığını ispatlayabilir. Böyle bir durumda bu ayetin de eklendiği düşünülemez.

[5] – Ahzap, 21

[6] – Necm, 3

[7] – Haşr, 7

[8] – Ehl-i Sünnet içindeki genel görüş Peygamber (s.a.a)’i görüp de O’na inanan herkes O’nun sahabesidir; her sahabenin söz ve davranışı hüccettir. Bu görüşe göre her zaman Peygamber (s.a.a) ile beraber olan ve O’nunla sıkı bir ilişkide bulunan Ali (a.s) ve Fatıma (s.a) gibi Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i İslam’ı tanımakta mutlaka sağlam kaynaklardandır.

[9] – İbn-i Şehrî Âşub, el-Menakîb, c.4, s.247

[10] – Sahih-i Müslim, c.4, s.1883, hadis.2424 (Kitab-ı Fezâili’l-Sahabe, bab-ı fezâil-i Ehl-i Beyt, 44500

[11] – Sahih-i Müslim, hadis.2408, kitabı-ı fezâili’l-Sahabe, 4420

[12] –Zamahşarî, Keşşâf, c.4, s.220, (Şura suresinin 23. ayetinin açıklamasında)

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İlginizi çekebilir

Şia’nın doğuşu

Şia’nın doğuşu

Yazılım & Tasarım | Özak Ajans